Tarih

İki Kutuplu Dünya’ya Giden Sürece Bir Bakış

Özellikle 1. Dünya Savaşının akabinde pek çok konuda oldukça müşkül duruma düşen ve yıkıma uğrayan Avrupa, dünyanın önemli bir güç merkezi olma özelliğini kısmen yitirmişti. Nitekim 2. Dünya Savaşının, 1. Dünya Savaşına nazaran Avrupa’ya getirmiş olduğu çok daha ağır şartlar, Avrupa’nın bahsi geçen güç merkezi olma özelliğinin neredeyse tam anlamıyla kaybolmasına sebep olmuştu. İşte tam bu noktada kıta Avrupası’na yaklaşık 5 bin kilometre uzaklıkta olup, büyük bir savaşla yahut yıkımla karşılamamış A.B.D.’nin meydana gelecek olan iki kutuplu dünyanın batı bloğu gücünü üstlendiğini görmekteyiz. Bahsi geçen iki kutuplu dünyanın doğu bloğunu ise hem doğu kültürü esintilerini barındıran hem de bir o kadar batılılaşmaya çalışan S.S.C.B. temsil etmekteydi. İki tarafın ideolojilerini ele alacak olursak kısaca şunları söylemek mümkündür; Özellikle coğrafi keşiflerin ve sömürgeciliğin neredeyse en yoğun yaşandığı 18. Yüzyılın ikicini yarısından itibaren İskoç asıllı iktisatçı ve filozof olan Adam Smith’in Kapitalizm düşüncesi büyük sömürgeci devletler arasında giderek yaygınlaşmaya başlamıştı. Adam Smith’in Kapitalizm fikrini ortaya attığı Ulusların Zenginliği isimli eser ise bu ideolojinin yapı taşıydı. Tam da bu dönemde (4 Temmuz 1776) bağımsızlığını ilan etmiş olan A.B.D. ise kurulduğu ilk andan beri liberal ekonomi ve kapitalizm sistemini benimsemişti. Diğer tarafta ise Bolşevik Devrimi sonrasında Çarlık Rusya’sına son veren ve o zamanki dünya görüşene oldukça ters olan Komünizm ideolojisini benimsemiş olan S.S.C.B. vardı. Karl Marks ve yakın dostu Frederick Engels tarafından yazılan Komünist Manifestosu ve Marks tarafından yazılıp onun ölümünden sonra Engels tarafından derlenen Kapital, isimli iki eser Komünizm ideolojisinin yapı taşları niteliğindeydi.

2. Dünya Savaşının sona ermesinin ardından pek çok devlet silahsızlanma ve asker sayısını azaltma yolunda politika izlemiştir. Lakin Sovyetler bu politikayı izlemek yerine bilakis asker sayısını arttırarak daha fazla silahlanmaya başlamıştı. Bu durum başta Avrupa olmak üzere dünyanın pek çok noktasında nüfuzunu arttırmak isteyen A.B.D.’nin dikkatini çekmişti. Bilindiği üzere tarihi kazananlar yazar. Nitekim 2. Dünya Savaşının galibi olan 2 büyük süper güç olan A.B.D. ve S.S.C.B. dünya tarihini yazmak ve yeniden şekillendirmek için karşı karşıya gelmişti. İşte tam da bu dönemde gerçekleştirilen tüm bu hamleler dünya çapında tansiyonu arttırırken, aynı zamanda Soğuk Savaşa giden sürecin kilometre taşları niteliğindeydi. Bu döneme Soğuk Savaş denmesinin sebebi ise iki büyük bloğun birebir karşı karşıya gelmesi yerine  (Kapitalist A.B.D. – Komünist S.S.C.B.) kendilerine bağlı olan veya olmayan devletleri satranç tahtasındaki piyonlar gibi kullanıp savaşa sürmesinden kaynaklanmaktaydı. Soğuk Savaş kavramı ilk defa 1947 yılında Bernard Baruch tarafından kullanılmış olmakla birlikte dünyaya getirilen yeni düzeni de temsil etmekteydi. Gerçekten de bu dönemde (1945-1991) dünya da yeni bir düzen tesis edilmişti. Soğuk Savaşın ilk yansımalarını Almanya’da görmekteyiz. Nitekim 1945’ten sonra Almanya İttifak Kuvvetleri (İngiltere – A.B.D. ve Fransa) ve bunlara ek olarak Sovyetler Birliği tarafından işgal edilmişti. 1948 yılında ise Sovyetler Birliği, Berlin’i ele geçirmek ve NATO kuvvetlerine gözdağı vermek adına Berlin’i abluka atlına almış ve bu durum Soğuk Savaş gerginliğini çok daha fazla arttırmıştı.

Her iki bloğa mensup üyeler diğer devletleri kendi tarafına çekebilmek adına pek çok siyasi ve ekonomik hamlelerde bulunmuştu. Özellikle A.B.D.’nin bu noktada Truman Doktrini ve Marshall yardımlarını devreye soktuğunu görmekteyiz. Bu yardımlar sayesinde Bağlantısızlar Hareketine mensup bazı ülkeler A.B.D. yanlısı bir tavır takınmaya başlamıştı. Burada Bağlantısızlar hareketine ayrı bir parantez açmak faydalı olacaktır ki bu hareket her iki bloğa da mensup olmayan ülkeler için (3. Dünya Ülkeleri) kullanılan bir terimdi. 20. Yüzyıl insanlık tarihi için pek çok konuda dönüm noktası olsa da aynı zamanda bir kara leke niteliğindeydi. Özellikle Soğuk Savaş döneminde iki büyük gücün çıkarları uğruna aslında kardeş olan halklar sadece ideoloji farklılıkları yüzünden birbirlerine düşman hale getirilmişlerdi. Bunun ise ilk örneğini 1950 yılında Kore Savaşı esnasında görmekteyiz. Doğu Asya’nın küçük ve cana yakın ülkesi Kore’de 38. Kuzey enleminin, güneyinde bulunanlara Kapitalist yahut Yankee damgası vurulurken kuzeyinde yaşayanlara ise Komünist ve Demir Perde üyesi denmiştir. Bahsi geçen tüm bu ithamlar tamamen politiktir. Ancak bu basit ithamlar iki kardeş halkı birbirine kırdırmak için oldukça yeterli olmuştu. Keza aynı olayı Vietnam Savaşında da görmekteyiz. Bu savaşlar silsilesinde de Vietnam halkının bir kısmı S.S.C.B. yanlısı iken diğer kısmı ise A.B.D. yanlısı olmuştu. Tüm bu kardeşi kardeşe kırdırma hareketleri, iki süper gücün egolarını tatmin etmek ve servetlerine servet katmak için yapmış olduğu hamlelerdi. Gerçekten de servetlerine servet kattıklarını ve dünya çapında itibarlarının arttığını söylemek mümkündür. Kısa bir süre sonra topla, tüfekle yapılan savaşa birde Uzay Yarışı savaşları eklenmiş oldu. 1957 yılında Sovyetlerin Sputnik 1’i yörüngeye fırlatması üzerine uzay yarışları başlamış oldu. Dünya’daki egemenlikleri yetmezmiş gibi bir de uzayda egemenlik sağlamaya çalışan bu iki dev güç (Her ne kadar böyle söylemiş olsam da gerçekten uzay yarışı başta teknoloji konusu olmak üzere pek çok alanda gelişmelere sebep olmuştur ve bir bakıma desteklenebilir.) küçük devletleri birbirine düşürerek kazandığı servetlerini bu sefer de uzaya sonda, roket benzeri şeyler göndermek için harcamaya başlamıştı.

 Sonuç olarak yukarıda da bahsi geçtiği üzere 2. Dünya Savaşanı kazanan tarafların egolarını tatmin etmek ve benimsedikleri ideolojileri dünyadaki diğer ülkelere yayarak, zenginliklerine zenginlik katma çabası Soğuk Savaş sürecini doğurmuştu. Bir tarafta Kapitalist NATO yani Batı Bloğu yer alırken diğer tarafta Winston Churcill’in kaba tabiriyle Demir Perdenin ötesindeki Komünist Varşova Paktı ülkeleri yani Doğu Bloğu yer almaktaydı. Bu iki bloğun ülkeleri yönetici zümrelerin ihtirasları yüzünden pek çok kez savaşmış ve pek çok defa kardeş kanı akıtmıştır. 1991 yılından sonra Sovyetler Birliğinin dağılmasıyla birlikte Soğuk Savaş kavramı son bulmuş olsa da hala günümüzde izlerine rastlamak işten değildir. Bana göre günümüzde Sovyetlerin dağılmasından sonraki süreçte A.B.D.’nin en büyük düşmanı olabilecek ülke Çin’dir. Sovyet eksenindeki doğu bloğu bir nebze olsun Çin’e doğru yönelmiştir ki bunun en büyük örneği de Şangay Beşlisidir. Nitekim Soğuk Savaş sürecinde pek çok masum insan belki de ne için olduğunu dahi bilmeden savaşın ortasına sürüklenmiş ve bir hiç uğruna ölmüştü. Bizler bugün yine Suriye’de, Afganistan’da, Libya’da, Mısır’da yahut sayamayacağımız kadar çok bölgede hala bir satranç tahtası etkisi görmekteyiz. Şahlar büyük güçleri temsil ederken, piyonlar ise büyük güçler için harcanabilecek basit insanları temsil etmektedir. Bahsi geçen tüm ülkelerde de büyük güçler adına masum insanlar ölmektedir.

Bunlar da hoşunuza gidebilir...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir